I. Cilt
( - 1350)

II. Cilt
(1350 - 1650)

III. Cilt
(1650 - 1800)

IV. Cilt
(1800 - 1970)

Geçmiş ve Bugün*

Thomas Carlyle

Thomas Carlyle (1795-1881), Sanayi Devrimi İngiltere’sinin kayıtsızlığını ve sosyal adaletsizliğini kınamasıyla, Viktoryan yazarlar arasında adeta bir Eski Ahit elçisiydi. İskoçya’nın bir köyünde doğmuştur. Alt sınıfa mensubu olması, onun yoksulluğa dair gerçekleri devrin diğer yazarlarının sahip olmadığı bir hassasiyetle kavramasını mümkün kılmış, İskoçya’nın yerel demokratik okul sistemi ise kendisine iyi bir eğitim almasını sağlamıştır. Birçok konuda, özellikle de Goethe, Novalis ve Fichte’nin Alman romantik düşüncesine etkileri üzerine yaptığı okumalar çocukluğunun dogmatik Kalvenizm inancını yitirmesine yol açmış olsa da Kalvenist dürüstlüğünü asla terk etmemiştir. Bu tavrı onun İngiltere’nin toplumsal koşullarını ateşli bir şekilde eleştiren bir yazar olmasına yol açmıştır. 1843’te yayımlanan Geçmiş ve Bugün [Past and Present] adlı eseri, “bırakınız yapsınlar” dogmasına inancın körelttiği vicdanları uyandırmıştır. Aşağıda sunulan seçki, Carlyle’nin İngiltere Sorununun Koşulları [The Conditions of England Question] adlı analizini ve işçi sınıfının durumunu geliştirme adına yapıldığı halde, tüm çabaları felce uğratan “para hırsının asıl gerçeği”ni nasıl itham ettiğini göstermektedir.

İngiltere’nin Zenginleşmesi Halka Nasıl Hizmet Etmiştir?

Şu sıralar hakkında yayımlanan ve yayımlanmayan birçok broşürdeki düşüncelerin her düşünürün aklını kurcaladığı İngiltere’nin durumu, dünyanın hiç görmediği kadar meşum ve ilginç bir durum olarak kabul ediliyor. İngiltere, ürün çeşitliliği, herkesin ihtiyacını karşılayabilecek özkaynak sahibi ve varlıklı bir ülke olduğu halde zafiyetten ölmektedir. İngiltere çiçek açmakta ve büyümekte, topraklarında sapsarı ekinler salınmaktadır. İngiltere atölyeleri, endüstriyel donanımı ve yeryüzünün en güçlü, en marifetli ve en hevesli on beş milyon işçisiyle üretmekte ve büyümektedir. Bu insanlar buradadır; yaptıkları iş, üretimlerinin meyveleri, bolluk ve bereket her yanımızdadır ve fakat işte bak, “Ey işçiler, ey ustabaşları, ey tembel efendiler, ona dokunmayın; ona hiçbiriniz dokunamazsınız, bu tılsımlı bir meyvedir,” diyen tehditkâr bir kararname yayınlandı. Bu tehditkâr kararname, en ham ve saygısız haliyle, öncelikle zavallı işçilerin üstüne çöktü ama zengin ustabaşların (patronların) üstüne de çöküyor. Bundan ne tembel efendilerin ne de zenginlerin kaçarı var; hepsi benzer bir biçimde etkilenip “yoksullaşacak” veya daha da beteri, yok olacak!

Bu başarılı, bu yetenekli işçilerin yaklaşık iki milyonu, şu an çalışma-evleri’nde, Yoksulluk Yasası’nın hapishanelerinde7 oturmakta ya da kendilerine duvarın üstünden atılan “sokak yardımı” almaktadırlar: Bastille Çalışmaevleri patladı patlayacak bir biçimde ağzına kadar doludur ve güçlü Yoksulluk Yasası daha büyük bir güç tarafından delinmiştir. İşsizler aylardır buralarda oldukları halde, kurtuluş ümidi yok gibidir. Çalışmaevlerinde çalışılmamaktadır ve bu isim, alay edercesine verilmiştir buralara. Sadece İngiltere’de bir milyon iki yüz bin işçi, marifetli sağ elleri kederli sinelere basılmış olarak atıl yatmakta, geleceğe dair bu güzel dünyadan paylarına düşeni alma umudu duvarların arasına hapsedilmiş bulunmaktadır. Orada öylece, büyülenmişçesine oturmakta, açlıktan ölmedikleri için bu kapatılmışlıktan sanki memnun görünmektedirler. Bir turist8, güneşli bir sonbahar gününde, bu cömert İngiliz diyarını gezerken rastladığı bir Birleşik Çalışmaevi’ni9 şöyle tarif eder: “Geçen sonbahar güneşli bir günde, Huntingdonshire’daki St. Ives Çalışmaevi’nin önünden geçerken, Bastille’in önündeki tahta banklarda, kendilerini kuşatan duvarlar ve parmaklıkların arkasında oturan yaklaşık elli kişi gördüm: Çoğu genç ya da orta yaşlı, güçlü kuvvetli, boylu poslu, temiz yüzlü, düşünceli ve hatta zeki bakan insanlar. Orada yan yana oturuyorlardı ama hissiz ve çarpıcı bir sessizlik içinde. Sessizlik içinde; yazık, ne söylenebilirdi ki? Çevrede uzanan toprak, gel ve beni işle, gel ve beni biç diye haykırıyordu ama biz burada büyülenmişçesine oturuyorduk! Bu genç adamların gözlerinde kızgınlığın değil, ıstırap, utanç ve dile getirilmemiş çokyönlü sıkıntının ve bitkinliğin en kasvetli ifadesi vardı; bakışıma, “Bize bakma,” der gibi bir bakışla karşılık verdiler. “Burada büyülenmiş oturuyoruz, ama neden? Bilmiyoruz… Güneş parlıyor, yeryüzü bizi çağırıyor, ama İngiltere’nin yöneticilerinin güçsüzlükleri yüzünden,” bu davete icabet etmemiz yasak. Bunun imkânsız olduğunu söylüyorlar bize!” Tüm bunlarda bana Dante’nin Cehennemini hatırlatan bir şey vardı ve süratle oradan uzaklaştım.”

Yüz binler çalışma evlerinde oturuyor ve bir o kadarı çalışma evlerine bile girebilmiş değil. Ve tutumlu İskoçya’da, Glasgow ve Edinburg’un karanlık yollarında, Tanrı’nın gözü ve elçilerinin ender bağışları dışında her şeyden saklı, kişinin, insanların yaşadığı en barbar bölgelerde insanın güneşin görmediğini umduğu acı, yoksulluk ve yalnızlık manzaraları var. Bildiğini söyleyen, şefkatli ellerinde soylu iyileştirme sanatının katbekat kutsal hale geldiği, cesur ve insancıl Dr. Allison10, ehil bir tanık olarak bize şunları bildiriyor: Bu durum, bu yıla ya da geçen yıla has değil, hep böyleydi. İskoçya şiddetli bir ateş nöbeti geçirmiyor, kronik bir kangrenden muzdarip. Bir yoksulluk yasası ya da herhangi bir yoksulluk yasası, geçici bir önlemden başka bir şey değildir; deva değil, bir ağrı kesicidir. Zengin ile yoksul, çıplak gerçekleri çarpışmaya görsün, sadece bir yoksulluk yasası ile uzun süre geçinemez. Bu doğrudur doğru olmasına ama insanlar ölüme terk edilemez. Eğer İskoçya uluslararası bir darbımesel olarak kalmayacaksa, daha iyisi gelene kadar bir yoksulluk yasası çıkarmak zorunda. Ah nasıl bir ziyan! Soylu, hatta üç kez daha soylu ulusal erdemler, köylü stoacılığı ve kahramanlığı, yiğit insanlar, İskoçya’ya has bir ulusal ruh! Bunlar Potosi’nin11 tüm madenlerinin bile satın alamayacağı değerler. Potosi’nin tüm madenlerinin satın alabileceği tek şey cüruf ve tozdur.

Meselenin bu yönü üzerinde durmak neden? Çünkü artık tartışmasız bir gerçek! Şehirde veya kırsalda yaşayan alt sınıfların içine girin hele. Herhangi bir yoldan girin, fabrika veya tarımsal soruşturma yoluyla girin, gelir beyannameleriyle veya Maden İşçiliği Komisyonlarıyla girin, hep aynı üzücü sonuçla karşılaşacaksınız ve kabul edeceksiniz ki, bu zengin İngiliz ülkesinin işleyen bünyesi her bakımdan eşi benzeri olmayan bir bataklığa saplanmıştır ve batmaktadır. Stockport mahkeme salonlarında (...) defin hizmetleri sandığının ölen her çocuk için ödediği £3 8s kadar azıcık parayı almak için çocuklarından üçünü zehirleyen bir anneyle baba tutuklanır ve resmi otoriteler bunun istisnai bir durum olmadığını, daha fazla soruşturmasak iyi olacağını fısıldar. (…) Ama durmak gerekir. İngiliz topraklarında, iki beyaz insan, Hıristiyan bir anne babadır bunu yapan… Buna mecbur kalmışlardır! Bu gibi olaylar buzdağının sadece görünen kısmıdır. İki insan, anneyle baba, “Açlıktan ölmemek için ne yapacağız?” diye sormuştur kendilerine; “Burada, bu karanlık bodrum katında sıkışıp kaldık, yardım edenimiz yok…” Stockportlu anneyle baba, bütün gün açlıktan ağlayan, bu dünyada zaten iyilikten çok kötülüğe maruz kalacak olan zavallı küçük Tom’un acılarına son verirsek, belki geri kalanlarımız yaşayabilir diye düşünmüştür. Tom’u acılarına son vermek üzere öldürdüklerine ve aldıkları para suyunu çektiğine göre, şimdi sıra zavallı küçük Jack veya küçük Will’de midir? Nasıl bir iştir bu?

Tanrı’nın gazabına uğramış olan eski Kudüs’ün ölüme terk edilmiş enkazında, açlığın kuşatması altındaki şehirlerde, acınacak haldeki kadınların kendi elleriyle çocuklarını kaynatacakları kehanetinde bulunulmuştu. Katı İbrani hayal gücü, bundan daha karanlık bir sefalet resmi çizemezdi; bu, Tanrı’nın insanoğlunu aşağılamak üzere verdiği bir ültimatomdu sanki. Modern İngiltere’de her tür kaynağa sahip olan bizler, bundan sihirli bir el tarafından kuşatılmış olduğumuz sonucunu mu çıkarmalıyız? – Bunlar nasıl oldu? Neden böyle oldu? Olmak zorunda mı?

Aramızdaki lanetliler, sadece St. Ives Çalışma Evlerinde, Glasgow yollarında ve Stockport bodrumlarındakiler değildir. İngiltere’nin bu başarılı sanayii, aşırı zenginliğiyle henüz kimseyi zengin etmemiştir; bu sihirli bir zenginliktir ve hâlâ kimseye ait değildir. Hangimizi zenginleştirdiğini sorabiliriz? Bir zamanlar yüz harcadığımız yerde, bugün bin harcıyor ama iyi denilebilecek nitelikte bir şey satın alamıyoruz. Yoksulun ve zenginin, soylu bir tutumluluk yerine, acınası bir fukaralık ve aczin değişimli olarak birbirini izleme lüksü var sanki. Yaşamak için mükemmel donanıma sahibiz ama yaşamayı unuttuk. Bu sihirli bir zenginlik; ona henüz hiçbirimiz dokunamıyoruz. Onun sayesinde daha iyi durumda olduğunu hisseden bir sınıf varsa söylesin!

Pek çok insan daha iyi yiyor, daha pahalı içkileri içiyor ve bunun avantajlarını en iyi doktorları biliyor ama eğer hazımsızlık çeken midelerinden çıkıp kalplerine girersek, orada kutsallık adına ne buluruz acaba? Daha mı iyiler, daha mı güzeller, daha mı güçlü, daha mı cesurlar? Hatta daha mı mutlular? Hayır. İnsanların yüzünde kasvet var, birbirlerine haince bakıyorlar. Pamuktan ya da demirden yapılmış olanlar dışında hiçbir şey insana itaat etmiyor. Ustabaşı, çalışmaevindeki işçisi kadar büyülenmiş durumda; basit bir tür “özgürlük” için beyhude haykırmakta: “En ucuzu en ucuz bulduğu yerden satın alma ve en pahalıya satabileceği yerde satma” özgürlüğü. Cebinde Gineler şıngırdarken hiç zengin değildi ama artık o Gineleri kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu için kendini gerçekten yoksul hissediyor.12 Vah vah! Ölümcül durumda olan o İşsiz efendi değil miydi?

O halde, İngiltere’nin bu zenginliği kimin içindir? Bu zenginlik kimi kutsamıştır? Daha mutlu, daha güzel, her bakımdan daha iyi hale getirdiği kimdir? Onu sahte değil, gerçek bir hizmetçi gibi ayak işlerine koşmak, istediği her işi yaptırmak için ele geçiren kimdir? Bugüne dek hiç kimse! Bugüne dek hiçbir ülkenin sahip olamadığı zenginliğe sahibiz ve bu zenginlikten kimsenin yararlanmadığı kadar az yararlanıyoruz. Bugüne kadar başarılı olan sanayimiz artık başarılı değildir; bu garip başarıya burada son vermeliyiz! Bu bolluğun ortasında insanlar telef olmakta; altın duvarlar arasında olanlar bile kendini güvende hissetmiyor. İşçiler, ustabaşları ve işsizler, herkes durmuş, kimse ilerleyemiyor. Ölümcül bir felç, St. Ives’teki çalışmaevinden Stockport’taki bodruma kadar, dıştan içe doğru bütün uzuvlarımıza yayılıp kalbi hedefliyor. Gerçekten büyülendik mi acaba? Lanetlendik mi?

Midas13 altın özlemi çekmekte ve tanrıları aşağılamaktadır. Altına sahip olur, ama öyle ki, dokunduğu her şey altına dönüşür. Bunu hak etmiştir, çünkü göksel müzik notalarını iyi okuyamamış, Apollo ve diğer tanrıları aşağılamış, tanrılar da dileğini yerine getirmekle birlikte, ona bir çift uzun kulak vermiştir. Bu efsanelerde nasıl da bir hakikat payı vardır, öyle değil mi?

***

Doğru, sahip çıkılması lazım, zira bu büyük zenginlik tuhaf gelişmelere yol açıyor. Biz kendimize toplum diyoruz ama ayrışmaktan ve tam bir izolasyondan bahsetmekten de çekinmiyoruz. Yaşamımız karşılıklı yardım değil, “adil rekabet” denilen savaş kurallarının beslediği örtülü bir düşmanlıktır.14 Peşin ödemenin insanların arasındaki yegâne ilişki şekli olmadığını unuttuk gittik; bunun her türlü taahhüdü yok ettiğini düşünerek, sorgulamıyoruz bile. “Benim açlık çeken işçilerim mi?” diye cevap veriyor zengin maden sahibi, sorulunca: “Onlara piyasa koşullarında iş vermedim mi? Ödemelerini son kuruşuna kadar ve sözleşme şartlarına uygun olarak yapmadım mı? Daha ne yapmalıydım?” Servete tapınmak bir tür mezhep, melankolik bir mezheptir. Cain kendi çıkarı için Abel’i öldürünce ona, “Kardeşin nerede?” diye sorarlar. Şöyle cevap verir: “Ben kardeşimin bekçisi miyim? Kardeşime hak ettiği ücreti ödemedim mi?”

Ey görkemli tüccar-prens, avlak sahibi şanlı dük, kardeşini “öldürmenin” Cain’in seçtiği kaba yoldan başka yolu yok mudur? “Dış görünüşüyle iyi bir insan ve bu kutsal hayat yolculuğunda yanımızdaki mevcudiyetiyle, bir hac yolcusu misali, çok şey vaat eden biri.” Yazıklar olsun ona, tüm vaatlerini unuttuğu için. Duygunun vahşi putperestliğinin kuruttuğu, para kazanamamanın cehenneme gitmekle aynı şey olduğunu düşünen donuk bir ruh için tüm “vaatler” ve vicdani görevler boştur. Bunları mahkemeye bile veremezsin. Tarihte gökyüzünün altında böylesi bir felsefenin ayakta tuttuğu bir toplum görmediğim gibi, bundan sonra göreceğimi de sanmıyorum. Evren böyle değildir. Böyle olduğunu düşünen bir insan ya da ulus hiçbir kuşku duymadan adım adım ilerler belki, ama nereye, onu biz biliriz!

* Thomas Carlyle, Past and Present, Chapman and Hall, 1897.

Bu platformun teknik altyapısı Zekare Bilgi Teknolojileri tarafından sağlanmaktadır.